5 Ocak 2019 Cumartesi

Yeraltı

Dostoyevski'nin edebiyatla yaptığını sinema ile bir adım öteye geçerek ete, kemiğe bürüyen, dahası sizi de yer altına çeken müthiş bir film. Dikkat; ciddi anlamda düşünmeye, sorgulamaya, eleştirmeye sevk eder...


Şunu iyi bilin ki, gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden, hiç hoşlanmam, bu bir. Kibirden, kendini beğenmişlikten, bütün bu dağları ben yarattım havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim, bu iki. Yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim, bu üç. Dördüncüsü, gerçeği, içtenliği, samimiyeti çok severim. Ve Dostoyevski'nin dediği gibi: gerçeğin, her şeyin üstünde, zavallı egolarımızın bile üstünde tutulmasını isterim. Arkadaşlığın karşılıklı, açık sözlü ve yalansız olanı için canımı veririm. Evet buna bayılırım. Arkadaşlık, hassaslık ve incelik isteyen bir iştir. Öyle kabalığa, özensizliğe, alaycılığa gelmez.

18 Mayıs 2018 Cuma

Sarhoş Atlar Zamanı


En abartısız deyimiyle tüm sanat dalları içinde en özgür ve kendini en iyi ifade edebileceğin yoldur sinema. Nasıl ki gerçeklikten uzaklaşarak fantastik ve bilim kurgunun uçsuz bucaksız mecralarını size yakın ederse, farkına varılmayan ya da bilerek görmezden gelinen ötekinin de sesi olur sinema. Bir söyleşisinde Farid Farjad “Müziğim neyse hayatım da odur” demişti.  Aslında bu söz Ghobadi için de kendini sinemasal açıdan en iyi ifade edebileceği  cümle. İlk kez Üniversite öğrencisiyken tanışmıştım Bahman Ghobadi ile, izlediğim ilk filmi olan Serhoş Atlar Zamanı yeni bir kapıydı benim için. Koşarak girdim o kapıdan, o kapı beni sonrasında Ghobadi’nin Ustası Kiarostami ile,  Farhadi, Makhmalbaf, Panahi, Farmanara, Mehrjui ve adını şu an sayamadığım diğer ustalarla tanıştıran kapı oldu. Bu sinemayı özel ve benzersiz kılan en güçlü yanı kuşkusuz bir çoğumuzun başka yerlerde görüp duyamayacağımız hikayeleri minimalist sinemanın eşsiz güzellikteki diliyle bizlere anlatması. Zira Ghobadi’nin diğer filmleri Yarım Ay ve Kaplumbağalar da Uçar filmleri de türlerinde birer baş yapıttır.


Ghobadi, Serhoş Atlar Zamanı  filminde kamerasını az önce bahsettiğimiz o ötekilere çeviriyor. Aslında hep orada olan ama hiçbirimizin dikkate almadığı, ne doğumları, ne ölümleri, ne de hayatları hiç kimsenin çokta umurunda olmayan o sessiz kalabalığa. Sınırın bu yanı veya öte yanı fark eder mi? Sınırın bu yanında Hudutların Kanunu filminde çaresizliğine yandığımız Hıdır, diğer yanında imkansızlıklar içinde çırpınışına içimizin cız ettiği Eyüp. Onlar kaçakçı,  onlar bir nevi bu hayata mahkum, ne çocuk olabilirler ellerinde oyuncak dillerinde gülücük ne de yetişkin aileleriyle mutlu mesut. Hayat ağır yükünü henüz çocukken yükler sırtlarına kimi ezilir gider bu yükün altında sessiz habersiz, kimi çocukluğuna inat cesaretiyle, erdemiyle, onuruyla yetişkin olup kol kanat gerer kendi gibi bebelere. Hikayemiz at sırtında kaçakçılık yaparak kardeşlerine bakmaya çalışan Eyüp etrafında gelişiyor. Çok zor bir coğrafyada, çok zor bir iklimde, çok zor bir hayat mücadelesi izlediğimiz filmde kaçak taşıyan atlar daha doğrusu katırlar kışın donmasın diye sularına alkol katılmaktadır buradan alır film adını. Ama bu kadar zorluğa inat çocukların birbirine duyduğu sevgi bağı en büyük umuttur onları hayatta tutan. Gerçekten sevginin aşamayacağı güçlük olmadığına bir kez daha inanırsınız film bitince. Dediğim gibi aslında filmdeki manzaralar ülkemizde de bildiğimiz, bizlere çok uzak manzaralar değildir. Ama bizim sinemamız şehirde modernizm karşısında kimlik buhranı yaşayan yalnız entellektüelleri konu edinir kendine daha çok. İmkansızlıklar içinde her zaman harikalar yaratan İran sineması yine farkını gösteriyor. İddia ediyorum böyle bir film günümüz Türkiyesi’nde çekilemez; herkesin inatla bizlerden özgürlükler anlamında çok geri göstermeye çalıştığı İran’da 17 sene önce Ghobadi böyle bir film çekebiliyor. Ve eminim ki ötekilerin çığlığı bu filmde olduğu kadar geniş bir coğrafyada yankılanmamıştır daha önce.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

Sakinliğin Sinemasal Dili; Still Life veya Tabiate Bijan

Sinema sanatı hareket eden ve devingen olanın üzerine kurgulanmış olsa da sinemasal anlatımdaki dilin oluşumunda hareketin temposu çok önemlidir diye düşünüyorum. Öyle ki; durağana yakın bir tempoya sahip bu enfes film kadar hiçbir film zamanın sanki olduğundan daha yavaş aktığı geniş İran coğrafyasında sizi hiç sıkmadan bu görece gerçeği daha iyi, daha çarpıcı anlatamazdı. Filmimizin hikayesi İran'ın küçük bir tren istasyonunda görevi tren geçtiğinde bariyerleri indirip kaldırmak olan Muhammet Serdari' nin gündelik yaşamı. Öylesine sade bir hayatları vardır ki; o ve yaşlı eşinin, tek göz evlerinde neredeyse 30 seneyi her gün aynı şeyleri yaparak geçirmişlerdir. Aralarındaki dil doğanın dilidir belki, doğada duyamadığımız bazen duyup anlamlandıramadığımız onca diller gibi, sessizliğin dili belki de. Zamanla söylemek istediklerini anlatmak için artık bir bakışın, bir duruşun yettiği kelimelere ihtiyaç kalmayan bir dil. Muhammet Serdari görevini büyük bir bağlılıkla yıllardan beri hakkıyla yapmayı kendine bir hayat amacı saymıştır. İşini çok önemsemektedir, sanki onun dünyası bu istasyondan ibaretmiş, o buradaki düzeni sağlamasa işler sarpa saracak evrenin ahengi bozulacakmış gibi önemser yaptığı işini. İşi olmadığı zamanlarda ise bolca tütün sarar, sigara içer, çok nadir olarak eşiyle havadan sudan birkaç kelime konuşur, ve geceli gündüzlü çalıştığı için tahta sedirinde dinlenir. Serdari'nin sade gündelik yaşamı bir gün görev yaptığı istasyona görevlilerin gelmesiyle birlikte değişir. Artık hiçbir şey onun için eskisi gibi olmayacaktır. Varlığına anlam katan bu istasyon ve işi artık bir başkasına devretmesi gerekmektedir. Emeklilik zamanı gelmiştir, lakin bu kavram kendisine o denli uzaktır ki emekli olduğuna dair mektubu kendisine ulaştıran ve okuma yazma bilmediği için kendisine okuyan demir yolları çalışanına ısrarla sorar. "Eee şimdi ne yapacağım?" Ezberi bozulmuş, tren rayları gibi dümdüz giden hayatı ansızın acı bir düdükle kesintiye uğramıştır. İçini bir kurt kemirmeye başlar.
Derken ansızın oğulları ziyaretlerine çıkagelir, üniformasından asker olduğunu anlarız. Serdari oğluna kendilerine mektup yazmadığı için sitem etse de oğlu mektup yazdığını söyler. Fakat eşiyle olan iletişim problemi oğlu ile de aynı şekilde ayan beyan sezilmektedir. Bütün gün halı dokuyan, yemek pişiren, ve çay demleyen eşine bir kelime etmeden günü geçiren Serdari'nin belli ki oğluyla da paylaşacağı, ona anlatacağı pek bir şeyi yoktur. Filmde taşra, öteki, unutulan, önemsenmeyen öylesine iyi bir şekilde işleniyor ki bu denli çarpıcı bir anlatım bu filmi çok özel kılmakta. Halı dokuyan, ilmek ilmek emeğini sabırla işleyen yaşlı ninenin halıları da simsarlar tarafından artık modası geçmiş olarak görülmekte emeğine saygı duyulmaksızın yaptığı halılar ederinin çok altına alınmaktadır.  Serdari taşrada devletin adeta unuttuğu bu köşede 30 yıl boyunca emek verdiği bu istasyonda yine emekli edileceğinde hatırlanır. Ama bu unutuluş, bu önemsenmeme hali ona özgü değildir, ihtiyar eşi de aynı kertede onun gibi unutulmuştur. Bu gelişme karşısında ne yapacağını bilemez, sonra şehre giderek konuşmaya karar verir. Belli mi olur, belki yapılacak bir şey vardır. Fakat kendisini ziyaret etmeye gelen zar zor bulduğu memur neredeyse yüzüne bile bakmaz. Yapacak bir şey olmadığını hatta mutlu olması gerektiğini söyler kendisine. Onun ve eşinin küçük dünyası yok hükmündedir artık. Bıkkın, üzgün, ne yapacağını bilemez halde ayrılır oradan. Son düdük çalmıştır artık. Son trende gitmiş, istasyon onun için anlatacağı hikayeleri bitirmiştir. Sohrab Shahid Saless'in başka bir filmini izlememiş olsam da sinemasından çok derinden etkilendiğimi söylemeliyim. O benim en sevdiğim kitlenin sinemasını çok sade, şiirsel bir dille yapıyor. Unutulanın, hatırlanmak istenmeyenin, önemsiz görülenin, sadenin, doğalın, çoğumuzun görüp farkına bile varmadığının sinemasını. Bu filmden daha önce hiç yemediğiniz bir yemeğin, hiç içmediğiniz bir şarabın, hiç görmediğiniz bir manzaranın, hiç duymadığınız bir hikayenin tadını alacaksınız. Bu filmi mutlaka izleyin, çünkü bunu fazlasıyla hak ediyor.


5 Şubat 2012 Pazar

Büyük Usta Angelopoulos'a Selam Olsun

Büyük usta Angelopulos aramızdan göçüp gitti. Oysa biz ona ne çok alışmıştık. Gayri kim anlatır bize o efsanevi resim kareleriyle insanlık manzaralarının içimize işleyen mahzun hallerini. Kim fısıldar kulağımıza “sen insansın” diye. Kaybetmeyi aklımızın ucundan bile geçirmediğimiz bir anda usta bize elveda dedi. Hem de öylesine basit ve ucuz bir biçimde ki. Sevgimizi kalbimize gömüyoruz. O sınırları ortadan kaldıran hepimize aslında kendimizi anlatan evrensel bir barış elçisi, bir modern çağ ozanıydı. Neden iyiler hep erkenden göçüp gider ki? Eleni Karaindru o eşsiz güzellikteki müziklerini kim için besteleyecek artık. Acep o da bir eksiklik hissetmiş midir bu gidişin ardından. Siste Manzaralar olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz filmimiz hiç tanımadıkları, hiç görmedikleri ama annelerinden Almanya’da yaşadığını duydukları babalarını bulmak üzere uzun bir yolculuğa çıkan küçük yaştaki bir abla ve bir erkek kardeşin hikayesini anlatıyor bize. Öyle bir hikaye ki bu, iki küçük çocuğun böyle bir hikaye yazabileceğine inanamıyorsunuz. Bu hikaye bir yerde bu iki küçüğün varlık sebebi olmuş belli ki. Babalarını bulmak kendi varlıklarının bir kanıtı olacaktır sanki. Daha hayat karşısında emeklemeye bile başlamamış iki küçük yüreğin bir anda hayat koşusunun içinde kendilerini bulmalarının öyküsü. Bu yolculuk onları büyütecektir. Çocukluklarının masumiyetini hayat karşısında korumak öylesine zordur ki. Ama o birbirine sımsıkı bağlı eller hiç kopmaz, hiç ayrılmaz birbirinden. Küçük Alexandre’ ın bir lokantaya giderek aç olduğunu söylemesi. Sonra karnını doyurmak için orada yaşadıkları, tam o sırada içeri giren kemancının çaldığı müzik. Hepsi bu görsel şölenin unutulmaz birer parçası olmuş. İnsan psikolojisini filmlerinde böylesine duru ve yalın aktarabilen başka çok fazla sinemacı yok yazık ki. Ondan böylesine hüzünlenmem bu erken ayrılık karşısında. Acep gözümüze böylesine basit gelip aslında bizler için çok önemli olan bu hikayeleri usta kadar güzel anlatan biri daha çıkacak mı ki?

27 Ocak 2012 Cuma

Serçelerin Şarkısı

Majid Majidi diğer İran’lı yönetmenlere nazaran bizlere biraz daha tanıdık bir isim sanki. Başlarına saksı düşmüş olduğunu ciddi anlamda düşündüğüm TV8 ve TRT gibi kanallarda Children Of Heaven (Cennetin Çocukları), Color Of Paradise (Cennnetin Rengi) gibi filmlerini görünce kısa süreli bir şok geçirmiştim.Bu filmlerin yanında 2001 yılında çektiği Baran adlı filmi de yönetmenin sadık izleyicilerinin oluşmasında en az diğer filmleri kadar hatta daha da fazla pay sahibidir. The Song Of Sparrow (Serçelerin Şarkısı) bu geleneği devam ettiriyor. Majid Majidi’nin filmleriyle kurmuş olduğu çok güzel bir dünya var. Filmlerini izlemeye başlayınca onun kendine özgü dünyasına geçiş yapıyorsunuz hemen. Öyle bir dünya ki bu size çok eşsiz tatlar sunuyor. Yıllar da geçse hiç unutulmayan hep hatırlanan tatlar. Çocukken yediğiniz salçalı ekmek tadı, küçükken seyyar dondurmacıdan aldığınız dondurmanın tadı, közlenmiş patates ve yufkanın tadı gibi. Allayıp pullamadan, duru, sade bir biçimde anlatıyor hikayelerini Majidi. Hikayelerine yaşadığı coğrafyanın havası sindiğinden olsa gerek dünyanın hemen her yerinde bu filmleri izleyip bu güzel ülkeye, bu güzel insanlara gönlünü açan kültür elçileri yaratıyor yönetmen. Majidi sinemasının en çok öne çıkan 5 – 6 filmini izledikten sonra Japon balıklarının sinemasında bir simge haline dönüştüğünü fark ettim. İstisnasız her filminde görüyoruz bu şirin kırmızı küçük balıkları. Japon balıklarının diğer balıklara oranla soğuk suda ve daha zor koşullarda yaşamayı başarabilmeleri türlü zorluklara rağmen yaşamı kucaklayan ve yarına hep umutla bakan cefakar İran halkına verilmiş bir selam gibi geliyor bana.

22 Ocak 2012 Pazar

İnsanlık tarihinin en kötü hastalığı Faşizme bir Tokat; Salò

Bir film düşünün ki bir tek seferde başlayıp bitirebilmek mümkün olmasın. Bir film düşünün ki insanların yapabileceği aşağılıklar hakkındaki tüm ezberinizi tuz buz etsin. Bir film düşünün ki söyledikleri yüzünden yıllarca yasaklı kalmış olsun. Bahsettiğim film kısaca Salo adıyla da bilinen Sodom’un 120 Günü isimli filmden başkası değil. Yönetmenlikle birlikte şair, düşün insanı ve senarist olarak da hayatını sürdürmüş Paolo Pasolini’nin 1975 yılı yapımı filmi Salo. Yıl 1944, faşizm İtalya’da hüküm süren sefalet ve acıların baş sorumlusu olarak insanlık onuruna inat hüküm sürmektedir. Yaşadıkları dönemin ileri gelenlerinden dört kişi sekizi kız diğer sekizi erkek olmak üzere yaşları çok genç olan on altı kişiyi Marzabotto yakınlarındaki bir malikaneye kaçırıp burada 120 gün boyunca zorla alı koyarlar. Bahsi geçen bu dört kişi nüfuzlu kişiler olduklarından yapacakları zorbalıklara karşı oluşabilecek karşı çıkışları önlemek maksadıyla yanlarında silahlı askerler de yer almaktadır. Kendilerince bu iğrençlikler silsilesini bir oyun olarak gördüklerinden bu oyunu daha zevkli hale getirecek dört yetişkin kadın da vardır yanlarında. Bunlardan birisi piyano çalmakta bir diğeri şehvet arttırıcı müstehcen hikayeler anlatmakta diğerleri de genç kızlara ve erkeklere nasıl davranmaları gerektiği konusunda uyarılarda bulunmaktadırlar. Film en basit deyimiyle oldukça rahatsız edici. Hoş anlattığı hikayenin hakkını verebilmesi için öyle olması gerekir mi? Sanırım evet, başka türlü olması filmin etkisini ve gücünü zayıflatır gibi geliyor. Ama izlerken bir yerden sonra “artık yeter, bu kadar da değil” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Filmin etkisinden uzun süre çıkamıyorsunuz. Her ne kadar izlemesi zor bir film de olsa, bu tarz bir film tam da böyle olmalıydı diyorsunuz sonuç olarak. İzlemek isteyip henüz izleyememiş olanlar için sayıp dökmeyi çok uygun bulmuyorum ama filmin satır aralarını çok daha dikkatli izlemelerini tavsiye ederim. İnanılmaz saptamalar mevcut filmde. Sonuç olarak insanlığın düştüğü bu içler acısı durumun, insanlık onurunun ayaklar altına alınışının, hüküm süren zorbalık ve sefaletin bir kurgu olmadığını bile bile izlemek insanın boğazını düğümlüyor. İzlerken bile insanın vicdanen çok zor hazmettiği bu olayların gerçekten yaşanmış olması her fırsatta yaptıkları ile gurur duyan insanlık için derin bir utanç kaynağı.

Ten

Yönetmenliğini Abbas Kiorostami’nin yaptığı, 2004 yılı yapımı film.Senaryosunu yazarken büyük olasılıkla jim jarmusch ustanın Night On Earth filminden etkilendiğini düşündüm kendimce.(bu filmin yapım yılı 1991).Bu husus filmin hoş bir film olması önünde engel mi, kesinlikle değil.Basit ama güzel.Onca yasağa, başlarının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan sansür belasına rağmen mucizeler yaratarak birbirinden yaratıcı ve çarpıcı filmlere imzasını atan İran’lı yönetmenlerden bir güzel film daha.Film hakkında kısa birkaç kelam etmeden evvel beni sevindiren bir hususu sizlerle paylaşmak isterim.Ne mutlu ki bizim ülkemizde de artık İran sineması kadar güzel, şiirsel bir dile sahip, bir sinema geleneğinden beslendiği aşikar, kendini dünyanın her yerinde izletebilecek bir sinema estetiği olan filmler yapılıyor.Evet bunları bende yazma gereği uyandıran film Semih Kaplanoğlu’nun Bal isimli güzel filmi.Şimdi filmimize dönebiliriz. İran’da eski kocası ile sorunlar yaşayarak boşanan ve bu yüzden çocuğu ile de çok sağlıklı bir ilişkisi bulunmayan bir kadının arabasına binen 10 farklı kişiyle yaşadığı birbirinden ilginç ve çok farklı diyaloglardan oluşmakta film.Filmde oldukça ilginç diyaloglar var. Bu diyaloglar arka planlarında İran’ın sosyo-kültürel ve toplumsal yapısı hakkında da çok önemli ipuçları barındırmakta.İran sinemasını sevenleri memnun edecek bir film olduğunu söyleyebilirim.

23 Nisan 2011 Cumartesi

A Short Film About Love




Aşk, sadece üç harften oluşan bu kelime belki de dilimizde içine en fazla anlam yüklenen, hakkında hemen herkesin mutlaka diyecek bir şeyleri olduğu ama tarif etmekte de bir o kadar zorlandığı insan ruhunun en güzel hali.Neden mi bu denli zordur onu anlatmak.Çünkü aşk tıpkı parmak izi gibidir, özeldir, içine girdiği insanın şeklini alır.Ona bir şeyler katar, ondan bir şeyler alır.Besler, beslenir.Hal böyle olunca aşkı denklemleştirmek, matematikleştirmek elbette mümkün olmaz, olamaz, olamayacaktır da.Zaten uçarı,göçmen bir kuştur kendisi, havada süzülürken alabildiğine geniş yemyeşil ovaları, eşsiz güzellikteki masmavi bir denizi, dingin huzur dolu bir ormanı seçmez de gider uçurum kenarında yaşama tek başına tutunmaya çalışan bir ağaca konar.Aşk üzerine bir film; aşkı anlatan filmler arasında rastlayabileceğiniz en ilginç en kendine has dile sahip filmlerden birisi.Çünkü bu aşkın taraflarından biri olan Tomek oldukça sıra dışı birisi.Varşova’nın nispeten dışındaki Kieslowski’nin kendi deyimiyle taş yığını olmaktan ziyade hiçbir özelliği olmayan, iğrenç prefabrik apartmanlardan birinde yaşamaktadır Tomek.Postanede memur olarak devam ettiği hayatının tekdüzeliği birlikte yaşadığı en yakın arkadaşının yaşlı annesini endişelendirmektedir.Oysa Tomek hayatından memnun görünmektedir.Onun tek düşüncesi her gün çalar saatini kurarak eve gelişini takip ettiği ve dürbünüyle gözetlediği Magda’ya biraz daha yakın olabilmektir.Magda’nın evine davet ettiği erkek arkadaşlarına duyduğu öfke ve kıskançlık olmadık şeyler yaptırır Tomeğe.Bir gece evinde gaz kaçağı olduğunu ihbar eder, adres olarak Magda’nın evini verir, gecenin bir yarısı evi basan görevlileri görünce sevinçten çok az yaptığı bir şey yapar,güler.Kendilerini gözetlediğini öğrenen Magda’nın erkek arkadaşından sağlam bir sopa yer yemesine ya bu da onun Magda’ya olan tutkusunu, aşkını azaltmaz, bilakis daha da bağlanır ona.Postaneye gelmesi için Magda’nın posta kutusuna sahte ihbarnameler koyar.Onu görebilmek için sabah saat 5’te uyanmak pahasına süt dağıtma işini alır.Böyle bir sabah Magda kapıyı açar,Tomek kapıdadır.Konuşurlar.Magda Tomek’i anlamaya çalışmaktadır.

-Ne istiyorsun benden diye sorar Magda, sevişmek ister misin mesela
-Belki önceleri ama şimdi değil diye yanıtlar Tomek
-Peki ne istiyorsun söyle diye üsteleyince Magda
-Hiçbir şey istemiyorum sadece seviyorum deyiverir Tomek.

Basit,yalın,doğal,içten.Tıpkı Tomek gibi.Bu diyalogdan sonra Tomek koşarak apartmanın çatısına çıkar, çatıdayken Tomeğin yediği yumruklar nedeniyle oluşan gözündeki morluğun ve çenesindeki şişliğin geçtiğini görürüz, çatıdan inince ise yüzü yine eski halindedir.Bir süre sonra Magda’nın evinde buluşurlar.Buluşmaları pek istenilen şekilde geçmez.Tomek incinir.Acı çeker.Bileklerini keserek intihar girişiminde bulunur.İyileşip eve gelene kadar Magda büyük bir üzüntü ve vicdan muhasebesi yaşar.Alışık olmadığı bir şeyi Tomek’le yaşayan Magda içinde tanımadığı yeni benliğini keşfetmiş gibidir.Filmin finali tamda olması gerektiği gibi.Böylesi bir filme böylesine güzel bir nokta konulabilirdi ancak.









8 Ekim 2010 Cuma

Khaneh Siah Ast



Yazdığı şiirleriyle dilimizin ucuna gelen fakat diyemediklerimizi anlamlandıran,biraz daha derinden soluyarak yaşamı duymak isteyenlere hep birşeyler anlatmaya çabalayan Füruğ bu kez resimlerle yazıyor şiirini.Yine acıtıyor,yine kanatıyor,yine yüzümüze çarpıyor unutmaya çabaladıklarımızı.Herkesin uzaktan görünce bile hiç tereddütsüz kaçtığı cüzzamlıların arasına dalıyor,hayatlarına bir nebze ışık,bir nebze umut saçabilmek adına.Onlarla birlikte yaşıyor günlerce,yaşadığı insanlara insan olduklarını hatırlatıyor tekrar.O denli iyi işliyorki simatografik olarak ele aldığı konuyu belki filmin süresi biraz kısa ama bu kareler zihninizde silinmez izler bırakyor.Filmin bazı unsurlarıyla belgesel tadı vermesi duygusunu asla azaltmıyor.Tıpkı kısacık ömrüne sığdırdığı bunca ölümsüz eser ve güzellikler gibi bu yaklaşık yirmi dakikalık filmine de kendine has imzasını atıyor,bir dolu şey anlatıyor.İnsan ister istemez iç geçiriyor,ne olurdu biraz daha yaşasaydı,kim bilir daha bizi ne hülyalara sürükler,bize ne kapılar açardı diye.

15 Ağustos 2010 Pazar

Bashu,gharibeye koochak

1989 yılı yapımı İranlı yönetmen Bahram Beizai’nin hem senaryosunu yazıp hem de kamera arkasına geçerek yönettiği film.Behram Beizai sürekli sorgulayan biri.Nereden geliyorum,nereye gidiyorum,ben kimim sorularına yaptığı sorgulamalar sinemasına da yansıyor.Fars mitolojik kültürü söz konusu olduğunda ,İran performans sanatları tarihi boyunca hiç kimse Beizai'nin bunları kullanma konusundaki yetkinliğine ulaşamamıştır.Sıcaktan kavrulan bir çöl kasabasına yağan bombalarla başlıyor film.Her yerde patlayan bombalar ortalığı cehenneme çevirmişken,bombalara inat kararlı bir biçimde yoluna devam eden eski bir kamyon birazda şans eseri halen hareket halindedir.Düşen bombaların hızını kestiği bir anda duran kamyona küçük esmer bir çocuğun gizlice bindiğini görürüz.Kamyona gizlice binen çocuk İran- Irak savaşında köyü bombalanan ve ailesi ölen Arap azınlığa mensup Bashu’dan başkası değildir.Ertesi sabah içinde uyuyakaldığı kamyonetin durmasını fırsat bilip indiğinde bambaşka bir coğrafyaya geldiğini anlamakta gecikmez.Kuzey ve Güney İran arasındaki fark bariz bir biçimde ortadadır ve küçük Bashu gördüğü manzara karşısında şaşkınlığa düşer.Vardığı köyde kocası gurbette çalışan iki çocuk annesi Naii Bashu’yu himayesine alır.Ten renginin koyuluğundan Bashu’ya yaban gözüyle bakıp kendini ayıplayan köylülere de aldırış etmez.Muhtemelen yaşadıkları köyden dışarı çıkmadıklarından ve İran’daki kültürel farklılıklardan bihaber olduklarından çocuğu garipser hatta Farsça konuşamadığı için ona aptal damgası bile vururlar.Zorluklara İnat Naii Bashu’ya kol kanat gerip analık yapmaya devam eder,zamanla aralarındaki inanılmaz sevgi bağına şahit oluruz.Bir gün Farsça kendini anlatmakta çaresiz kalan Bashu Arapça olarak başına gelenleri Naii’ye aktardığında savaşın yeryüzündeki en yıkıcı,en kötü,en acımasız,en mutsuz şey olduğunu bir kere daha çarpar yüzümüze.En suçsuz,en günahsız olan Bashu’dur ama en büyük acıyı da o çekmektedir.Annesi yanarak can vermiş,babası göçük altında kalmıştır.Yer yer yaşadığı korku dolu anlar nedeniyle geçirdiği travmaların açtığı yaraları hiç beklemediği zamanlarda karşısına çıkan annesinin hayali iyi etmektedir.Naii Bashu’yu benimseyip sevgisini sundukça Bashu’da kaybettiği ailesinin boşluğunu bu sevgiyle doldurmakta her anlamda aldığının daha fazlasını vermeye çabalamaktadır.Öyle ki Naii hastalandığında çocuklara bakar, evi evirip çevirir.İyiden iyiye ailenin bir ferdi olmuştur.Hayatın oldukça zor ama bir o kadarda mutlu sürdüğü bu coğrafyada vefa,sevgi,sadakat gibi bazı değerlerin daha yoğunluğuna yaşandığına şahit olmasam bu film beni o denli içten etkilemezdi.İzlediğimde tıpkı diğer İran filmlerini izlediğimde dediğim gibi özlediğim ve hayal ettiğim sinema bu,bana en tanıdık gelen sinema dili bu dedim.İyi ki İran var,iyi ki İran sineması var yoksa bir şeyler hep eksik kalırdı.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Deli Deli Olma



-Hayatta; kin ve nefrette dahil tüm duyguların en güçlüsü sevgidir.

-Kadere inanın, çünkü sizin bir şey yapmanıza gerek kalmadan o sizi nerede ve ne zaman olursa olsun bulur ve götüreceği yere götürür

-Başkaları için sevgiyle yaptığımız şeyler aslında farkında olmadan kendimiz için yaptığımız en büyük iyiliklerdir.

-Delilik kararınca olduğu sürece hayatın tadı tuzudur.

-İnsanın kurtulması gereken en büyük iki hastalığı peşin hüküm ve sabit fikirdir.

-İnsanların çocuklardan öğrenebilecekleri en az öğretebilecekleri kadar çoktur.

27 Haziran 2010 Pazar

Karanlıktakiler

İstanbul’un ortasında kendisini dünyadan soyutlamış, görünmeyen cam bir fanusun içinde yaşayan bir anne ve bu fanusun dışına çıkmasına izin vermediği oğlu Egemen.Filmin hemen başında Egemen’in çalar saat yerine annesinin sesiyle uyanması aslında bir çok şeyi özetler nitelikte bir giriş olmuş.Anne, kendine ait yaşadığı dünyasında kendi doğruları ve değerleri çerçevesinde yaşamına devam ederken oğlu Egemen’in de farklı bir duruş sergilemesine engel olmaktadır.Oğlu olmadan bir hayat düşünemediği gibi oğlunun hayatının kendi değerleri doğrultusunda devam etmesi en büyük kaygısıdır.Evden dışarıya adım atmaya korkmakta, dışarıdaki her şeyi ve herkesi tehdit olarak algılamaktadır.Neden böyle bu diye baştan peşin hüküm sergileyip içten içe sinir olmak yerine az sabır diyorum.Aslında bana kalırsa hikaye Egemen’in üzerine kurulu ve açıkçası beni daha cezbeden, daha hoşuma giden kısım o taraf olmuş.Gülseren hanım başlı başına ayrı bir dünya, bu dünyanın mecburi sakini Egemen’in hikayesi içinde bulunduğu bu dünyanın havasından suyundan olsa gerek daha bir içe dokunur daha çok şey anlatmak ister gibi.
Egemen bir prodüksiyon firmasında ofis boy olarak çalışmakta fakat annesi kendisini devlet dairesinde memur zannetmektedir.Tıpkı aileyi çok zengin ve asil zannettiği gibi.İş dışında yapacak bir şeyi ve sosyal çevresi olmadığı için vaktinin çoğu ofiste geçer Egemen’in.Pazar gününü bile şirkete gelip motorunu yıkamakla geçirebilecek kadar yalnızdır.Rahatça bir şeyler anlatabildiği ve sohbet edebildiği tek kişi ise şirkette gece bekçiliği yapan tutunamamış müzmin bekar ağabeydir.Onun dışında sanki kimsenin umurunda değildir Egemen.Herkes ona yokmuş gibi davranmak konusunda elbirliği yapmıştır sanki.Açıkçası Egemen de bu duruma alışmış gibidir.İnsanlara merhaba demesinde bile bir çekingenlik, bir eziklik sezilir.Nadiren mutlu olduğu zamanlar şirket müdürü Umay hanımın ona söylediği birkaç tatlı sözün yarattığı sevinç ve heyecandan ibarettir.O kadar saf ve temizdir ki Egemen Umay hanımın çok sarhoş olduğu bir gece kendisine bazen buralardan her şeyi bırakıp gidesim geliyor sözünü unutamaz, kendine yorar.Ertesi gün kapısına dayanır ve hadi gidelim der.Ne olup bittiğinden habersiz olan Umay korkarak kapıyı bile açmaz Egemen’e.Issız ve yalnız cam fanusun içine geri iter onu.Filmi izlerken yer yer gel-git ler yaşamamak mümkün değil.Yeri geliyor sevgiye ve ilgiye muhtaç Gülseren hanıma üzülüyor,sonra hapsolduğu bu hengamenin içinde dayanılmaz bir yaşam süren Egemen’e iç çekiyorsunuz.
Çağan Irmağın filmi özellikle rahatsız edici olarak tasarlamış olması tesadüf değil.Bunu yapmayı istemiş ve başarmış.Zaten duyguları manipüle etme konusunda sinema endüstrisinde bunu en iyi yapan Amerikan sinemasına en yakın bulduğum isim Çağan Irmak.(Bkz. Mustafa Hakkında Her Şey - Issız Adam)Filmde sizinle oynuyor, bunu hissediyorsunuz ama kurduğu atmosfer, anlattığı hikaye ve seçtiği oyuncular bu konuda ona o denli yardımcı oluyor ki pekte göze batmıyor bu gerçek.Gülseren rolündeki Meral Çetinkaya’ ya bayıldım.Bir tiyatro geleneğinden gelmiş olduğu anlaşılıyor.Filmin finaline yakın yemek sahnesi de oldukça çarpıcı.Anne oğul ilişkisi üzerine kurulmuş, içinde gerilim unsurları da barındıran, başarılı bir psikolojik drama Karanlıktakiler.Finalde beraber motora binip gitmeleri bana kült film Harold & Maude ‘ye verilen bir selam gibi geldi.Bu arada unutmadan Vera’ya çok çok teşekkürler.

18 Haziran 2010 Cuma

Nosferatu;eine symphonie des grauens,bir korku senfonisi


Yönetmenliğini F.W. Marnau’nun yaptığı 1922 yılı yapımı beni benden alan filmlerin başında gelen sessiz sinemanın en önemli filmlerinden biridir.Alman ekspresyonizmini kanımca sinema tarihinin en iyi filmi olan Fritz Lang’ın “M” ve “Das Cabinet Des Dr. Caligari” ile birlikte temsil etmektedir.Sinemada Alman ekspresyonizmi dendiğinde akla ilk gelen göze batacak derecede jest ve mimiklerin kullanıldığı oyunculuk, haddinden fazla makyaj, gerçeküstücü dekor, ve siyah beyazı tadından yenmeyecek hale getiren ışıklandırma bu filmimizde de kendini göstermektedir.Ama türün diğer yapımlarından önemli bir noktada farklılık gösterir.Diğer hemen tüm filmler kapalı alanlarda ve stüdyolarda çekilirken Nosferatu açık alan çekimlerini de barındırır içinde.Günümüzde adından pekte söz ettiremeyen alman sinemasının aslında ne kadar sağlam temellere dayandığını gösterir.Kısaca konusuna değinelim;genç Hutter kendisine eski ve virane bir ev arayan Kont Orlock (Nosferatu) ya beğeneceğini umduğu bir ev hakkında bilgi vermek üzere Kont Orlock un gizemli ve korku dolu şatosuna doğru yola çıkar.Şato’da Kont Orlock ile karşılaştığında korkusunu gizlemeye çalışsa da bir an önce işini halledip gitmenin yollarını aramakta gecikmez.Fakat Kont Orlock Hutter ın kız arkadaşının resmini görür ve çok güzel bir boynu olduğunu söyleyerek onu gözüne kestirir.Bundan sonra bir kovalamaca başlar.Kont Orlock bir an önce genç kıza ulaşmanın Hutter ise ondan önce eve varıp kız arkadaşını kurtarmanın peşindedir.Dönemin sinemasal olanakları göz önüne alındığında filmin gerilim unsurlarını ne denli başarılı kullandığı,karakter yaratmaktaki başarısı,hikaye anlatımındaki akıcılık bugünün teknik olanaklarına rağmen eşdeğer bir film yapılamamasıyla daha da iyi anlaşılıyor.Sinema tarihinde yapılan ilk vampir filmi olması ve bu türe yol açması sebebiyle de özel bir filmdir Nosferatu.


24 Mayıs 2010 Pazartesi

Bylem Zolnierzem;savaşın soğuk yüzü…


Her yer alev alevdi.İki taraftan da ateş ediliyordu.Dünya yanıyor gibiydi.Patlamalar gerçekten çok kuvvetliydi.Terimi silmek istedim ve ter sandığım şeyin kan olduğunu fark ettim.Vücudumu yokladım ve her yerimin kan olduğunu fark ettim.Temizlemeye çalıştım ama hiç sonu gelmedi.Kendi kendime düşündüm bana ne olacak diye.
Doktorlara saatin kaç olduğunu sordum.Çünkü eğer gündüz ise,hiçbir şey göremiyordum.Gece mi gündüz mü bilemiyordum.Sadece etrafımdaki telaşı,koşuşturmaları duyuyordum.28 yıl boyunca görebilmiştim.Sağlıklı bir adamdım ve enerji doluydum.Ve şimdi kör bir adam olmuştum.Buna devam etme fikrini anlamıyordum.Görme yetim olmadan var olmaya son vermek istiyordum.Sonra asla kız arkadaşım olmayacak diye düşündüm.Çünkü beni artık istemeyeceklerdi.O gece bütün düşüncelerim artık benim için hiçbir şey kalmadığına yönelikti.
Bazen rüyalarımda, geçmişimle ilgili olmayan şeyler görürüm.Hiçbir rüyada göremediğim olmadı.Gri,siyah veya beyaz rüyalarım yok.Benim rüyalarım renkli.Eğer bir günüm ya da bir saatim daha olsa…Sadece kardeşlerimi görmek için, annemi ve babamı…En büyük arzum kendi çocuklarımı görmek olurdu.
O zamanlar görevim savaşmaktı…Eğer savaştaysanız her şey olabilir.Sakat kalmanın her türlüsü berbattır.Ama en kötüsü kör kalmaktır diye düşünüyordum.Artık bunu düşünmüyorum.Çiftçiliği severdim.Çevreyi güzelleştirirdim.Yani bir anda her şey yok oluyor.En çok bu üzüyor insanı.Şimdi bile acı çekmeye devam ediyorum.
Kabahat savaştadır,başka bir şeyde değil.Sadece savaşlar suçludur.Savaştan tek parça çıksanız dahi,büyük kayıplara uğrarsınız.Savaşlar iyi şeyler getirmezler.Sadece yok eder,yıkar ve sakat bırakırlar.Bir an önce bunların bitmesini, her şeyin sona ermesini ister, zamanı sayarsınız.Bunu kim anlayacak?Bunları barış uğruna isterim,herkes için barış.


2 Mayıs 2010 Pazar

Rope

-Her ne kadar üstün bir insan olduğunuzu düşünseniz de bu size cinayet işleme hakkını vermez.
-Kimin hayatının daha önemli ya da önemsiz olduğunun kararını kimse tek başına veremez.
-Söz konusu bir cinayetse kimseyi işinize ortak etmeyin.
-Ne kadar iyi hesaplanırsa hesaplansın bir cinayet arkasında mutlaka izler bırakır.
-Bir cinayetin felsefi bir temeli olması bile o cinayeti haklı göstermeye yetmez.
-Hayatta şakaya gelmeyen işler vardır,ya hiç yapmamalı ya yapınca hakkını vermeli.
-İşlediğiniz bir cinayeti gizleyebilmek için çelik gibi güçlü sinirlere sahip olmanız gerekir.
-Suç ve ceza her katilin hatmetmesi gereken bir kitaptır.

19 Mart 2010 Cuma

Kendine bir iyilik yap ve yaşamı yaşamayı seç

Ne efsanevi ikililerle tanıştırmıştır bizi yedinci sanat.Bonnie&Clyde,Butch Cassidy&Sundance Kİd,Thelma&Louise.Ama hiçbiri bende Harold&Maude'nin bıraktığına benzer bir etki,bir tat bırakmadı.Öylesine farklı,aroması öylesine özel bir tat ki bu kolay kolay etkisi geçmiyor.Çocukken yediğiniz bahçe domatesi,erik ya da kiraz gibi hep hatırlıyorsunuz.Delikanlılık çağlarını yaşayan Herold, kafası karışık ve mutsuz bir biçimde annesinin dayattığı burjuva yaşantısına devam etmektedir.Bir yandan annesinin dikkatini çekebilmek diğer bir yandan da sürdüğü hayattan duyduğu hoşnutsuzluğu dışa vurmak için sürekli intihar girişimlerinde bulunmaktadır.Bir bakarsınız kendisini salonda asmış,sonra banyoda bileklerini keserek intihar etmiş süsü verdiğine şahit olursunuz.Annesinin evlenmesi için eve çağırdığı kızlarla görüşmesi olmadığı zamanlarda kendini daha rahat hissettiği cenaze törenlerinde almaktadır soluğu.Yine böyle bir törene gittiği bir gün Maude'ye rastlar.İlk göründüğünde besbelli eder bir"turuncu"olduğunu Maude bize.Giyimi,saçları,konuşması,insanlara olan tavırları.Maude katıldığı cenaze törenlerinden tanımadığı insanların arabalarını çalarak ayrılmaktadır.Ölümün bunca yakın hissedildiği bir zamanda dünya malının değersizliğini insanlara daha çarpıcı bir biçimde göstermenin daha başka bir yolu olabilir mi?Varın onu siz düşünün.Harold içinde olduğu bu bocalama döneminde Maude'ye tutunur sıkıca.Su gibi akar herşey aralarında.Maude Harold'u evine davet eder.Ev dediysem;nasıl bir evi olabilirse Maude'nin öyle bir ev işte.Tren vagonundan bozma bir karavan.Ama içi öylesine iyi dekore edilmiş,öylesine güzel eşyalarla donatılmıştır ki hayran olursunuz. Maude'ye bir parantez açmak isterim burada.Yaşı seksene dayanmış bu teyzede; ki teyze demeye de dilim varmıyor,öylesine bir yürek vardır ki benim diyen gençlere taş çıkarır.Bir aktivisttir bir defa,savaş karşıtıdır,Harold'ın yaptıklarından bıkıp onu orduya gönderen annesinin planını Harold'la işbirliği yaparak orduya yazılmasının önüne geçer.Hayatta kendisini ve sevdiklerini mutlu eden şeylere sıkı sıkı bağlıdır.Ruhunu rahatsız eden şeyler karşısında da onurlu ve dimdik bir karşı duruş sergileybilmektedir.Kolundaki dövmeden dünya savaşları sırasında muhtemelen esir kamplarında kaldığını anladığımız Maude'nin böylesine bir geçmişe sahip olup böylesi bir duruş geliştirebilmesi hayat karşısında gerçekten hoş.Filmin geneli alkışı fazlasıyla hak ediyor zaten.Hikaye anlatımı,alttan alta yaptığı ve yaptırdığı sorgulamalar,aşkı alışılmışın dışında ele alış tarzı.Ama özellikle değinmek istediğim yerler de var.Şehirde gördüğü,yer yer kurumuş olan ve hasta olduğunu düşündüğü ağacı oradan alıp ormana götürerek ekmeleri anlatılamaz bir şey.Deniz kıyısında oturdukları bir gece Harold'un kendisine verdiği yüzüğü suya atarak."Artık nerede olduğunu her zaman bileceğim" demesi sarsıcı."İnsanlarla çok iyi anlaşıyorsun" diyen Harold'a "Onlar benim türdeşim " diye cevap vermesi naif.Bu film olmazsa olmazlarım arasında yerini aldı bile.Tıpkı Orson Welles'in "Yurttaş Kane"'i,Fritz Lang'ın "M"'i,Coen Kardeşlerin"Orada Olmayan Adam"ı,Franklin Schaffner'in "Kelebek"i gibi.Unutmadan eklemeliyim ki filmi çok iyi tamamlayan bir diğer unsur da Cat Stevens'ın yaptığı müzikler.Durup durup çalan "If you want to go,go.If you want to love,love" filmde serinletici bir meltem etkisi yaratıyor.Efenim ısrarla ve üzerine basarak söylüyorum,izleyin,izlettirin.



17 Mart 2010 Çarşamba

Bir cinnet her şeyi halleder


Yüksel Aksu’nun yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajlı film Dondurmam Gaymak.İlklerde rastlanılan o acemilik ,o ürkeklik kesinlikle yok; ama diğer yandan film tam anlamıyla bir amatör ruha sahip.En çok dikkati çeken unsurlardan biri de hemen hepsi amatör olan ve yöre sakinlerinden oluşan oyuncu kadrosunun bu coğrafyanın binlerce yıllık tragedya geleneğinin mirasçıları olduklarını kanıtlarcasına sundukları oyunculuk ziyafeti.Sanki bu mirasa ve bu geleneğe bir selam duruşu gibi.Yöre insanın sıcaklığı, samimiyeti filmin her karesine sinmiş adeta, bunu yörede yaşayan ya da bu kültüre tanıdık olanlar daha iyi bir şekilde anlayabiliyor.Filmin konusu oldukça basit ama amacına ulaşmasına asla engel olmayan bir basitlik bu.Büyük dondurma tekellerine karşı hala eski geleneklere göre dondurma üretip satan kahramanımızın Don Kişotvari hikayesi ve mücadelesi anlatılmış.Bu aslında bir anlamda büyük marketlere yenik düşen mahalle bakkalımızın , zamanla yok olan yazlık sinemalarımızın ve buna benzer yitirdiğimiz değerlerimizin ve zenginliklerimizin de bir hatırlatıcısı gibi geldi bana.Gelişmenin sözüm ona modernleşmenin bizlerden aldığı o insani tarafa sanki bir daha dönüp bakmamızı , sahip çıkmamızı ister gibi.Yaratıcı, doğal, samimi ve uzun yıllar sonra bile hatırlanacak başarılı bir film.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Koro

Küçüklerin dünyası her daim hepimiz için şaşırtıcı ve bir o kadar da öğretici yaşanmışlıklar barındırır içerisinde.Hal böyle olunca sinemanın böylesine bereketli toprakları işlememesi elbette düşünülemez.Hikayemiz Fransa’da yatılı bir okulda geçmektedir.Okul ki ne okul,hani şu hepimizin bildiği papaz okulları vardır ya,hani çocukken o kadar çok kötü anınız olur ki bu sizin ömür boyu hastalıklı bir yaşam sürmenize yeter de artar, onu bile aratan cinsten yer yer.İşsiz olan müzik öğretmeni Clement Mathieu okula gözetmen olarak atanır.Problemli öğrencilerin eğitim gördüğü bu okulda asayiş baskıcı ve despot okul müdürü Rachin tarafından sağlanmaktadır.Nasıl mı?Bunu bilmek için öğretmen olmaya gerek yok.Çok alışıldık bir biçimde.Etki tepkiyi doğurur.Eğer ortada bir suç veya kabahat varsa bu en ağır biçimde cezalandırılmalıdır.Bunun neden olduğu ya da bir daha olmaması için ne yapılması gerektiği hiç mi hiç önemli değildir.Zaten her biri problemlerle boğuşan bu çocukların böylesi bir ortamda sorunsuz bir şekilde eğitim görmeleri elbette düşünülemez,üstelik böylesi bir eğitim kadrosuyla.Hal böyle olunca çocukların bu okulda öğrendikleri yegane şey nefret,kin ve sevgisizlik oluyor.Ta ki bay Clement okula gelene dek.Neyse ki bay Clement diğerleri gibi “kör” değildir.Öğrencileri bir süre tanıdıktan sonra onlara kendilerini mutlu hissedecekleri,hem kendilerinin hem de arkadaşlarının varlıklarını bütünleyecekleri bir müzik korosu kurmak için kolları sıvar.Öğrenciler ses tonlarına göre tek tek gruplandırılır.Kısa süre sonra çalışmalar başlar.Umulmadık derecede sahiplenir öğrenciler koroyu.Severek şarkı söyledikleri, yaşadıkları bu sefil ve sevgisiz hayatta müziği bir kaçış olarak gördükleri her hallerinden bellidir.Ha çürük elmalar yok mudur.Vardır elbet.Sanırım bunların elenmesi tüm topluluk adına en doğru olanı.Filmimizdeki bütün çocuklar filmi özel bir film haline getirme konusunda çok büyük katkılar sunmaktalar.Ama filmde Pierre ismiyle yer alan Jean Babtiste Maunier’e ayrı bir parantez açmak gerek.Pierre in filme sesiyle kattığı renk oldukça iyi.Hatta okula destek olan yardımsever okul annesine verilen konser sırasında bu doruğa çıkıyor.Bu sese kayıtsız kalmak gerçekten zor.Cennette bir müzik çalınıyor olsa herhalde buna benzer bir şey olur diye düşünmekten alamadım kendimi.Her şey oldukça güzel giderken günün birinde bay Clement çocukları müdürden habersiz gezmeye götürür.Tesadüf bu ya tamda o sırada okulun bir kısmında yangın çıkar.Bu yaşananlar bay Clement’in eğitim sistemini pek onaylamayan ve onu kurdukları küçük dünyalarına karşı bir tehdit unsuru olarak gören müdür ve tayfasına koz olur.Okuldan ilişiğinin kesilmesi pek uzun sürmez.Bay Clement’in okuldan ayrılması sırasında çocukların onu uğurlamaları gerçekten yürekleri okşuyor.Çocukça.Final sahnesi ekilen ekinlerin başak verdiğinin en güzel göstergesidir. Hasat zamanı yakındır.Yüzlerini güneşe dönmüş başaklar rüzgara karşı başları dik salınmaktadırlar.

31 Ocak 2010 Pazar

Mişto,mişto.Bitmeyen bir çingene masalı:Gadjo Dilo

Gadjo çingene dilinde çingene olmayan anlamına geliyor.Dilo ise çılgın ya da deli manasına.Stephane,yani Gadjo Dilo babasından kalan bir kasette sesinden çok etkilendiği bir çingene şarkıcının izini sürmek için yollara düşer.Çok etkilendiği ve kendisi için çok önemli olan Nora Luca’yı bulmayı kafasına koymuştur.Çingenelerin yaşadığı bir köye varır soğuk bir kış gecesi.Stephane’ı köyde oğlunun hapse atılması nedeniyle üzüntüden kendini içkiye vermiş olan İzidor karşılar.İzidor’un sonu gelmeyen ısrarları karşısında bir şişe votkayı paylaştıkları gecenin sabahında Stephane kendini İzidor’un evinde uyurken bulur.
Köy halkı ilk karşılaşmanın verdiği korkuyla karışık şaşkınlık
içinde bu yabancı adamdan çekinir ve onu kabullenemez.Ama Stephane’nın cana yakın tavırları ve İzidor’un çabaları sonucu Gadjo Dilo kısa bir süre sonra köyden birisi gibi olur.Bir yandan bir parçası olmaktan günden güne daha fazla mutluluk duyduğu köyü tanımaya onlara yakınlaşmaya çabalarken Nora Luca’yı aramayı da ihmal etmemektedir.Ama hep söylenen bir meseldir ya,Uzaklarda arama denir ya.Bazen çok da uzaklarda aramamalı.Gadjo Dilo’yu izlerken sanki daha önce hiç kamerayı görmemiş ve ne olduğunu bilmediği içinde oldukça rahat ve doğal görünen bir insan topluluğunun belgeselini izliyor hissine kapılıyorsunuz.Hele İzidor rolündeki İzidor Sorban.Şapka çıkarmaktan başka söyleyecek söz bulamıyorsunuz. O denli akıllara kazınan bölüm var ki filmde.Eve elektrik getirdikleri bölüm,düğün sahnesi,cenaze sahnesi.Hele gramofon yaptıkları bölümü izlerken sinemanın nelere kadir olduğu ve nasıl mucizeler yaratabileceği karşısında şaşkınlığınızı uzun süre atamıyorsunuz üzerinizden.Acısıyla tatlısıyla sımsıcak bir film.Çingenelerin hayatlarındaki o bütün tatlar,o bütün baharatlar sinmiş filme son zerresine değin.İyi ki çingeneler var,iyi ki çingeneler böylesine masalsı hayatlar sürüyorlar ve iyi ki bize bu hikayeyi var eden Tony Gatlif var.Sonu mu, bir çingene masalının sonu nasıl olur ki?Tıpkı çingenelerin hayatı gibi,kah gülüyorsun,sonra bir bakmışsın boğazın düğümleniyor.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Rocco Ve Kardeşleri

2006 yılında Kars Altın kaz film festivalinde ilk kez izleme şansı bulduğum,İtalyan yeni gerçekçilik akımının usta yönetmenlerinden Luchino Visconti imzalı 1960 yapımı sinema şöleni.Film kısaca italya’nın yoksul bölgesinden kaçarak Milano’ya gelen bir ailenin çözülüşünü ve şehir hayatı karşısında yaşadığı hüsranı anlatmaktadır.Başrollerde Alain Delon,Renato Salvatori ve Annie Girardot yer alır.Bir çok sinema eleştirmeni ve yazarı tarafından gelmiş geçmiş en iyi 100 film arasında gösterilen ve özellikle sinefililerin izlemesi gereken bir film.1937 yılında İtalyan diktatör Benito Mussolini tarafından propaganda filmleri yapmak amacıyla kurulmuş büyük Cine Citta film stüdyolarına inat sinemayı sokağa,insanların arasına yani hayatın kalbine çekmeye çalışan ve bu amaçla doğan İtalyan yeni gerçekçiliğini Ladri di Biciclette(Bisiklet Hırsızları)Le Notti di Cabiria(Kabirya Geceleri) gibi filmlerle birlikte en iyi temsil ettiğine inandığım film."