8 Ekim 2010 Cuma

Khaneh Siah Ast



Yazdığı şiirleriyle dilimizin ucuna gelen fakat diyemediklerimizi anlamlandıran,biraz daha derinden soluyarak yaşamı duymak isteyenlere hep birşeyler anlatmaya çabalayan Füruğ bu kez resimlerle yazıyor şiirini.Yine acıtıyor,yine kanatıyor,yine yüzümüze çarpıyor unutmaya çabaladıklarımızı.Herkesin uzaktan görünce bile hiç tereddütsüz kaçtığı cüzzamlıların arasına dalıyor,hayatlarına bir nebze ışık,bir nebze umut saçabilmek adına.Onlarla birlikte yaşıyor günlerce,yaşadığı insanlara insan olduklarını hatırlatıyor tekrar.O denli iyi işliyorki simatografik olarak ele aldığı konuyu belki filmin süresi biraz kısa ama bu kareler zihninizde silinmez izler bırakyor.Filmin bazı unsurlarıyla belgesel tadı vermesi duygusunu asla azaltmıyor.Tıpkı kısacık ömrüne sığdırdığı bunca ölümsüz eser ve güzellikler gibi bu yaklaşık yirmi dakikalık filmine de kendine has imzasını atıyor,bir dolu şey anlatıyor.İnsan ister istemez iç geçiriyor,ne olurdu biraz daha yaşasaydı,kim bilir daha bizi ne hülyalara sürükler,bize ne kapılar açardı diye.

15 Ağustos 2010 Pazar

Bashu,gharibeye koochak

1989 yılı yapımı İranlı yönetmen Bahram Beizai’nin hem senaryosunu yazıp hem de kamera arkasına geçerek yönettiği film.Behram Beizai sürekli sorgulayan biri.Nereden geliyorum,nereye gidiyorum,ben kimim sorularına yaptığı sorgulamalar sinemasına da yansıyor.Fars mitolojik kültürü söz konusu olduğunda ,İran performans sanatları tarihi boyunca hiç kimse Beizai'nin bunları kullanma konusundaki yetkinliğine ulaşamamıştır.Sıcaktan kavrulan bir çöl kasabasına yağan bombalarla başlıyor film.Her yerde patlayan bombalar ortalığı cehenneme çevirmişken,bombalara inat kararlı bir biçimde yoluna devam eden eski bir kamyon birazda şans eseri halen hareket halindedir.Düşen bombaların hızını kestiği bir anda duran kamyona küçük esmer bir çocuğun gizlice bindiğini görürüz.Kamyona gizlice binen çocuk İran- Irak savaşında köyü bombalanan ve ailesi ölen Arap azınlığa mensup Bashu’dan başkası değildir.Ertesi sabah içinde uyuyakaldığı kamyonetin durmasını fırsat bilip indiğinde bambaşka bir coğrafyaya geldiğini anlamakta gecikmez.Kuzey ve Güney İran arasındaki fark bariz bir biçimde ortadadır ve küçük Bashu gördüğü manzara karşısında şaşkınlığa düşer.Vardığı köyde kocası gurbette çalışan iki çocuk annesi Naii Bashu’yu himayesine alır.Ten renginin koyuluğundan Bashu’ya yaban gözüyle bakıp kendini ayıplayan köylülere de aldırış etmez.Muhtemelen yaşadıkları köyden dışarı çıkmadıklarından ve İran’daki kültürel farklılıklardan bihaber olduklarından çocuğu garipser hatta Farsça konuşamadığı için ona aptal damgası bile vururlar.Zorluklara İnat Naii Bashu’ya kol kanat gerip analık yapmaya devam eder,zamanla aralarındaki inanılmaz sevgi bağına şahit oluruz.Bir gün Farsça kendini anlatmakta çaresiz kalan Bashu Arapça olarak başına gelenleri Naii’ye aktardığında savaşın yeryüzündeki en yıkıcı,en kötü,en acımasız,en mutsuz şey olduğunu bir kere daha çarpar yüzümüze.En suçsuz,en günahsız olan Bashu’dur ama en büyük acıyı da o çekmektedir.Annesi yanarak can vermiş,babası göçük altında kalmıştır.Yer yer yaşadığı korku dolu anlar nedeniyle geçirdiği travmaların açtığı yaraları hiç beklemediği zamanlarda karşısına çıkan annesinin hayali iyi etmektedir.Naii Bashu’yu benimseyip sevgisini sundukça Bashu’da kaybettiği ailesinin boşluğunu bu sevgiyle doldurmakta her anlamda aldığının daha fazlasını vermeye çabalamaktadır.Öyle ki Naii hastalandığında çocuklara bakar, evi evirip çevirir.İyiden iyiye ailenin bir ferdi olmuştur.Hayatın oldukça zor ama bir o kadarda mutlu sürdüğü bu coğrafyada vefa,sevgi,sadakat gibi bazı değerlerin daha yoğunluğuna yaşandığına şahit olmasam bu film beni o denli içten etkilemezdi.İzlediğimde tıpkı diğer İran filmlerini izlediğimde dediğim gibi özlediğim ve hayal ettiğim sinema bu,bana en tanıdık gelen sinema dili bu dedim.İyi ki İran var,iyi ki İran sineması var yoksa bir şeyler hep eksik kalırdı.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Deli Deli Olma



-Hayatta; kin ve nefrette dahil tüm duyguların en güçlüsü sevgidir.

-Kadere inanın, çünkü sizin bir şey yapmanıza gerek kalmadan o sizi nerede ve ne zaman olursa olsun bulur ve götüreceği yere götürür

-Başkaları için sevgiyle yaptığımız şeyler aslında farkında olmadan kendimiz için yaptığımız en büyük iyiliklerdir.

-Delilik kararınca olduğu sürece hayatın tadı tuzudur.

-İnsanın kurtulması gereken en büyük iki hastalığı peşin hüküm ve sabit fikirdir.

-İnsanların çocuklardan öğrenebilecekleri en az öğretebilecekleri kadar çoktur.

27 Haziran 2010 Pazar

Karanlıktakiler

İstanbul’un ortasında kendisini dünyadan soyutlamış, görünmeyen cam bir fanusun içinde yaşayan bir anne ve bu fanusun dışına çıkmasına izin vermediği oğlu Egemen.Filmin hemen başında Egemen’in çalar saat yerine annesinin sesiyle uyanması aslında bir çok şeyi özetler nitelikte bir giriş olmuş.Anne, kendine ait yaşadığı dünyasında kendi doğruları ve değerleri çerçevesinde yaşamına devam ederken oğlu Egemen’in de farklı bir duruş sergilemesine engel olmaktadır.Oğlu olmadan bir hayat düşünemediği gibi oğlunun hayatının kendi değerleri doğrultusunda devam etmesi en büyük kaygısıdır.Evden dışarıya adım atmaya korkmakta, dışarıdaki her şeyi ve herkesi tehdit olarak algılamaktadır.Neden böyle bu diye baştan peşin hüküm sergileyip içten içe sinir olmak yerine az sabır diyorum.Aslında bana kalırsa hikaye Egemen’in üzerine kurulu ve açıkçası beni daha cezbeden, daha hoşuma giden kısım o taraf olmuş.Gülseren hanım başlı başına ayrı bir dünya, bu dünyanın mecburi sakini Egemen’in hikayesi içinde bulunduğu bu dünyanın havasından suyundan olsa gerek daha bir içe dokunur daha çok şey anlatmak ister gibi.
Egemen bir prodüksiyon firmasında ofis boy olarak çalışmakta fakat annesi kendisini devlet dairesinde memur zannetmektedir.Tıpkı aileyi çok zengin ve asil zannettiği gibi.İş dışında yapacak bir şeyi ve sosyal çevresi olmadığı için vaktinin çoğu ofiste geçer Egemen’in.Pazar gününü bile şirkete gelip motorunu yıkamakla geçirebilecek kadar yalnızdır.Rahatça bir şeyler anlatabildiği ve sohbet edebildiği tek kişi ise şirkette gece bekçiliği yapan tutunamamış müzmin bekar ağabeydir.Onun dışında sanki kimsenin umurunda değildir Egemen.Herkes ona yokmuş gibi davranmak konusunda elbirliği yapmıştır sanki.Açıkçası Egemen de bu duruma alışmış gibidir.İnsanlara merhaba demesinde bile bir çekingenlik, bir eziklik sezilir.Nadiren mutlu olduğu zamanlar şirket müdürü Umay hanımın ona söylediği birkaç tatlı sözün yarattığı sevinç ve heyecandan ibarettir.O kadar saf ve temizdir ki Egemen Umay hanımın çok sarhoş olduğu bir gece kendisine bazen buralardan her şeyi bırakıp gidesim geliyor sözünü unutamaz, kendine yorar.Ertesi gün kapısına dayanır ve hadi gidelim der.Ne olup bittiğinden habersiz olan Umay korkarak kapıyı bile açmaz Egemen’e.Issız ve yalnız cam fanusun içine geri iter onu.Filmi izlerken yer yer gel-git ler yaşamamak mümkün değil.Yeri geliyor sevgiye ve ilgiye muhtaç Gülseren hanıma üzülüyor,sonra hapsolduğu bu hengamenin içinde dayanılmaz bir yaşam süren Egemen’e iç çekiyorsunuz.
Çağan Irmağın filmi özellikle rahatsız edici olarak tasarlamış olması tesadüf değil.Bunu yapmayı istemiş ve başarmış.Zaten duyguları manipüle etme konusunda sinema endüstrisinde bunu en iyi yapan Amerikan sinemasına en yakın bulduğum isim Çağan Irmak.(Bkz. Mustafa Hakkında Her Şey - Issız Adam)Filmde sizinle oynuyor, bunu hissediyorsunuz ama kurduğu atmosfer, anlattığı hikaye ve seçtiği oyuncular bu konuda ona o denli yardımcı oluyor ki pekte göze batmıyor bu gerçek.Gülseren rolündeki Meral Çetinkaya’ ya bayıldım.Bir tiyatro geleneğinden gelmiş olduğu anlaşılıyor.Filmin finaline yakın yemek sahnesi de oldukça çarpıcı.Anne oğul ilişkisi üzerine kurulmuş, içinde gerilim unsurları da barındıran, başarılı bir psikolojik drama Karanlıktakiler.Finalde beraber motora binip gitmeleri bana kült film Harold & Maude ‘ye verilen bir selam gibi geldi.Bu arada unutmadan Vera’ya çok çok teşekkürler.

18 Haziran 2010 Cuma

Nosferatu;eine symphonie des grauens,bir korku senfonisi


Yönetmenliğini F.W. Marnau’nun yaptığı 1922 yılı yapımı beni benden alan filmlerin başında gelen sessiz sinemanın en önemli filmlerinden biridir.Alman ekspresyonizmini kanımca sinema tarihinin en iyi filmi olan Fritz Lang’ın “M” ve “Das Cabinet Des Dr. Caligari” ile birlikte temsil etmektedir.Sinemada Alman ekspresyonizmi dendiğinde akla ilk gelen göze batacak derecede jest ve mimiklerin kullanıldığı oyunculuk, haddinden fazla makyaj, gerçeküstücü dekor, ve siyah beyazı tadından yenmeyecek hale getiren ışıklandırma bu filmimizde de kendini göstermektedir.Ama türün diğer yapımlarından önemli bir noktada farklılık gösterir.Diğer hemen tüm filmler kapalı alanlarda ve stüdyolarda çekilirken Nosferatu açık alan çekimlerini de barındırır içinde.Günümüzde adından pekte söz ettiremeyen alman sinemasının aslında ne kadar sağlam temellere dayandığını gösterir.Kısaca konusuna değinelim;genç Hutter kendisine eski ve virane bir ev arayan Kont Orlock (Nosferatu) ya beğeneceğini umduğu bir ev hakkında bilgi vermek üzere Kont Orlock un gizemli ve korku dolu şatosuna doğru yola çıkar.Şato’da Kont Orlock ile karşılaştığında korkusunu gizlemeye çalışsa da bir an önce işini halledip gitmenin yollarını aramakta gecikmez.Fakat Kont Orlock Hutter ın kız arkadaşının resmini görür ve çok güzel bir boynu olduğunu söyleyerek onu gözüne kestirir.Bundan sonra bir kovalamaca başlar.Kont Orlock bir an önce genç kıza ulaşmanın Hutter ise ondan önce eve varıp kız arkadaşını kurtarmanın peşindedir.Dönemin sinemasal olanakları göz önüne alındığında filmin gerilim unsurlarını ne denli başarılı kullandığı,karakter yaratmaktaki başarısı,hikaye anlatımındaki akıcılık bugünün teknik olanaklarına rağmen eşdeğer bir film yapılamamasıyla daha da iyi anlaşılıyor.Sinema tarihinde yapılan ilk vampir filmi olması ve bu türe yol açması sebebiyle de özel bir filmdir Nosferatu.


24 Mayıs 2010 Pazartesi

Bylem Zolnierzem;savaşın soğuk yüzü…


Her yer alev alevdi.İki taraftan da ateş ediliyordu.Dünya yanıyor gibiydi.Patlamalar gerçekten çok kuvvetliydi.Terimi silmek istedim ve ter sandığım şeyin kan olduğunu fark ettim.Vücudumu yokladım ve her yerimin kan olduğunu fark ettim.Temizlemeye çalıştım ama hiç sonu gelmedi.Kendi kendime düşündüm bana ne olacak diye.
Doktorlara saatin kaç olduğunu sordum.Çünkü eğer gündüz ise,hiçbir şey göremiyordum.Gece mi gündüz mü bilemiyordum.Sadece etrafımdaki telaşı,koşuşturmaları duyuyordum.28 yıl boyunca görebilmiştim.Sağlıklı bir adamdım ve enerji doluydum.Ve şimdi kör bir adam olmuştum.Buna devam etme fikrini anlamıyordum.Görme yetim olmadan var olmaya son vermek istiyordum.Sonra asla kız arkadaşım olmayacak diye düşündüm.Çünkü beni artık istemeyeceklerdi.O gece bütün düşüncelerim artık benim için hiçbir şey kalmadığına yönelikti.
Bazen rüyalarımda, geçmişimle ilgili olmayan şeyler görürüm.Hiçbir rüyada göremediğim olmadı.Gri,siyah veya beyaz rüyalarım yok.Benim rüyalarım renkli.Eğer bir günüm ya da bir saatim daha olsa…Sadece kardeşlerimi görmek için, annemi ve babamı…En büyük arzum kendi çocuklarımı görmek olurdu.
O zamanlar görevim savaşmaktı…Eğer savaştaysanız her şey olabilir.Sakat kalmanın her türlüsü berbattır.Ama en kötüsü kör kalmaktır diye düşünüyordum.Artık bunu düşünmüyorum.Çiftçiliği severdim.Çevreyi güzelleştirirdim.Yani bir anda her şey yok oluyor.En çok bu üzüyor insanı.Şimdi bile acı çekmeye devam ediyorum.
Kabahat savaştadır,başka bir şeyde değil.Sadece savaşlar suçludur.Savaştan tek parça çıksanız dahi,büyük kayıplara uğrarsınız.Savaşlar iyi şeyler getirmezler.Sadece yok eder,yıkar ve sakat bırakırlar.Bir an önce bunların bitmesini, her şeyin sona ermesini ister, zamanı sayarsınız.Bunu kim anlayacak?Bunları barış uğruna isterim,herkes için barış.


2 Mayıs 2010 Pazar

Rope

-Her ne kadar üstün bir insan olduğunuzu düşünseniz de bu size cinayet işleme hakkını vermez.
-Kimin hayatının daha önemli ya da önemsiz olduğunun kararını kimse tek başına veremez.
-Söz konusu bir cinayetse kimseyi işinize ortak etmeyin.
-Ne kadar iyi hesaplanırsa hesaplansın bir cinayet arkasında mutlaka izler bırakır.
-Bir cinayetin felsefi bir temeli olması bile o cinayeti haklı göstermeye yetmez.
-Hayatta şakaya gelmeyen işler vardır,ya hiç yapmamalı ya yapınca hakkını vermeli.
-İşlediğiniz bir cinayeti gizleyebilmek için çelik gibi güçlü sinirlere sahip olmanız gerekir.
-Suç ve ceza her katilin hatmetmesi gereken bir kitaptır.