5 Şubat 2012 Pazar

Büyük Usta Angelopoulos'a Selam Olsun

Büyük usta Angelopulos aramızdan göçüp gitti. Oysa biz ona ne çok alışmıştık. Gayri kim anlatır bize o efsanevi resim kareleriyle insanlık manzaralarının içimize işleyen mahzun hallerini. Kim fısıldar kulağımıza “sen insansın” diye. Kaybetmeyi aklımızın ucundan bile geçirmediğimiz bir anda usta bize elveda dedi. Hem de öylesine basit ve ucuz bir biçimde ki. Sevgimizi kalbimize gömüyoruz. O sınırları ortadan kaldıran hepimize aslında kendimizi anlatan evrensel bir barış elçisi, bir modern çağ ozanıydı. Neden iyiler hep erkenden göçüp gider ki? Eleni Karaindru o eşsiz güzellikteki müziklerini kim için besteleyecek artık. Acep o da bir eksiklik hissetmiş midir bu gidişin ardından. Siste Manzaralar olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz filmimiz hiç tanımadıkları, hiç görmedikleri ama annelerinden Almanya’da yaşadığını duydukları babalarını bulmak üzere uzun bir yolculuğa çıkan küçük yaştaki bir abla ve bir erkek kardeşin hikayesini anlatıyor bize. Öyle bir hikaye ki bu, iki küçük çocuğun böyle bir hikaye yazabileceğine inanamıyorsunuz. Bu hikaye bir yerde bu iki küçüğün varlık sebebi olmuş belli ki. Babalarını bulmak kendi varlıklarının bir kanıtı olacaktır sanki. Daha hayat karşısında emeklemeye bile başlamamış iki küçük yüreğin bir anda hayat koşusunun içinde kendilerini bulmalarının öyküsü. Bu yolculuk onları büyütecektir. Çocukluklarının masumiyetini hayat karşısında korumak öylesine zordur ki. Ama o birbirine sımsıkı bağlı eller hiç kopmaz, hiç ayrılmaz birbirinden. Küçük Alexandre’ ın bir lokantaya giderek aç olduğunu söylemesi. Sonra karnını doyurmak için orada yaşadıkları, tam o sırada içeri giren kemancının çaldığı müzik. Hepsi bu görsel şölenin unutulmaz birer parçası olmuş. İnsan psikolojisini filmlerinde böylesine duru ve yalın aktarabilen başka çok fazla sinemacı yok yazık ki. Ondan böylesine hüzünlenmem bu erken ayrılık karşısında. Acep gözümüze böylesine basit gelip aslında bizler için çok önemli olan bu hikayeleri usta kadar güzel anlatan biri daha çıkacak mı ki?

27 Ocak 2012 Cuma

Serçelerin Şarkısı

Majid Majidi diğer İran’lı yönetmenlere nazaran bizlere biraz daha tanıdık bir isim sanki. Başlarına saksı düşmüş olduğunu ciddi anlamda düşündüğüm TV8 ve TRT gibi kanallarda Children Of Heaven (Cennetin Çocukları), Color Of Paradise (Cennnetin Rengi) gibi filmlerini görünce kısa süreli bir şok geçirmiştim.Bu filmlerin yanında 2001 yılında çektiği Baran adlı filmi de yönetmenin sadık izleyicilerinin oluşmasında en az diğer filmleri kadar hatta daha da fazla pay sahibidir. The Song Of Sparrow (Serçelerin Şarkısı) bu geleneği devam ettiriyor. Majid Majidi’nin filmleriyle kurmuş olduğu çok güzel bir dünya var. Filmlerini izlemeye başlayınca onun kendine özgü dünyasına geçiş yapıyorsunuz hemen. Öyle bir dünya ki bu size çok eşsiz tatlar sunuyor. Yıllar da geçse hiç unutulmayan hep hatırlanan tatlar. Çocukken yediğiniz salçalı ekmek tadı, küçükken seyyar dondurmacıdan aldığınız dondurmanın tadı, közlenmiş patates ve yufkanın tadı gibi. Allayıp pullamadan, duru, sade bir biçimde anlatıyor hikayelerini Majidi. Hikayelerine yaşadığı coğrafyanın havası sindiğinden olsa gerek dünyanın hemen her yerinde bu filmleri izleyip bu güzel ülkeye, bu güzel insanlara gönlünü açan kültür elçileri yaratıyor yönetmen. Majidi sinemasının en çok öne çıkan 5 – 6 filmini izledikten sonra Japon balıklarının sinemasında bir simge haline dönüştüğünü fark ettim. İstisnasız her filminde görüyoruz bu şirin kırmızı küçük balıkları. Japon balıklarının diğer balıklara oranla soğuk suda ve daha zor koşullarda yaşamayı başarabilmeleri türlü zorluklara rağmen yaşamı kucaklayan ve yarına hep umutla bakan cefakar İran halkına verilmiş bir selam gibi geliyor bana.

22 Ocak 2012 Pazar

İnsanlık tarihinin en kötü hastalığı Faşizme bir Tokat; Salò

Bir film düşünün ki bir tek seferde başlayıp bitirebilmek mümkün olmasın. Bir film düşünün ki insanların yapabileceği aşağılıklar hakkındaki tüm ezberinizi tuz buz etsin. Bir film düşünün ki söyledikleri yüzünden yıllarca yasaklı kalmış olsun. Bahsettiğim film kısaca Salo adıyla da bilinen Sodom’un 120 Günü isimli filmden başkası değil. Yönetmenlikle birlikte şair, düşün insanı ve senarist olarak da hayatını sürdürmüş Paolo Pasolini’nin 1975 yılı yapımı filmi Salo. Yıl 1944, faşizm İtalya’da hüküm süren sefalet ve acıların baş sorumlusu olarak insanlık onuruna inat hüküm sürmektedir. Yaşadıkları dönemin ileri gelenlerinden dört kişi sekizi kız diğer sekizi erkek olmak üzere yaşları çok genç olan on altı kişiyi Marzabotto yakınlarındaki bir malikaneye kaçırıp burada 120 gün boyunca zorla alı koyarlar. Bahsi geçen bu dört kişi nüfuzlu kişiler olduklarından yapacakları zorbalıklara karşı oluşabilecek karşı çıkışları önlemek maksadıyla yanlarında silahlı askerler de yer almaktadır. Kendilerince bu iğrençlikler silsilesini bir oyun olarak gördüklerinden bu oyunu daha zevkli hale getirecek dört yetişkin kadın da vardır yanlarında. Bunlardan birisi piyano çalmakta bir diğeri şehvet arttırıcı müstehcen hikayeler anlatmakta diğerleri de genç kızlara ve erkeklere nasıl davranmaları gerektiği konusunda uyarılarda bulunmaktadırlar. Film en basit deyimiyle oldukça rahatsız edici. Hoş anlattığı hikayenin hakkını verebilmesi için öyle olması gerekir mi? Sanırım evet, başka türlü olması filmin etkisini ve gücünü zayıflatır gibi geliyor. Ama izlerken bir yerden sonra “artık yeter, bu kadar da değil” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Filmin etkisinden uzun süre çıkamıyorsunuz. Her ne kadar izlemesi zor bir film de olsa, bu tarz bir film tam da böyle olmalıydı diyorsunuz sonuç olarak. İzlemek isteyip henüz izleyememiş olanlar için sayıp dökmeyi çok uygun bulmuyorum ama filmin satır aralarını çok daha dikkatli izlemelerini tavsiye ederim. İnanılmaz saptamalar mevcut filmde. Sonuç olarak insanlığın düştüğü bu içler acısı durumun, insanlık onurunun ayaklar altına alınışının, hüküm süren zorbalık ve sefaletin bir kurgu olmadığını bile bile izlemek insanın boğazını düğümlüyor. İzlerken bile insanın vicdanen çok zor hazmettiği bu olayların gerçekten yaşanmış olması her fırsatta yaptıkları ile gurur duyan insanlık için derin bir utanç kaynağı.

Ten

Yönetmenliğini Abbas Kiorostami’nin yaptığı, 2004 yılı yapımı film.Senaryosunu yazarken büyük olasılıkla jim jarmusch ustanın Night On Earth filminden etkilendiğini düşündüm kendimce.(bu filmin yapım yılı 1991).Bu husus filmin hoş bir film olması önünde engel mi, kesinlikle değil.Basit ama güzel.Onca yasağa, başlarının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan sansür belasına rağmen mucizeler yaratarak birbirinden yaratıcı ve çarpıcı filmlere imzasını atan İran’lı yönetmenlerden bir güzel film daha.Film hakkında kısa birkaç kelam etmeden evvel beni sevindiren bir hususu sizlerle paylaşmak isterim.Ne mutlu ki bizim ülkemizde de artık İran sineması kadar güzel, şiirsel bir dile sahip, bir sinema geleneğinden beslendiği aşikar, kendini dünyanın her yerinde izletebilecek bir sinema estetiği olan filmler yapılıyor.Evet bunları bende yazma gereği uyandıran film Semih Kaplanoğlu’nun Bal isimli güzel filmi.Şimdi filmimize dönebiliriz. İran’da eski kocası ile sorunlar yaşayarak boşanan ve bu yüzden çocuğu ile de çok sağlıklı bir ilişkisi bulunmayan bir kadının arabasına binen 10 farklı kişiyle yaşadığı birbirinden ilginç ve çok farklı diyaloglardan oluşmakta film.Filmde oldukça ilginç diyaloglar var. Bu diyaloglar arka planlarında İran’ın sosyo-kültürel ve toplumsal yapısı hakkında da çok önemli ipuçları barındırmakta.İran sinemasını sevenleri memnun edecek bir film olduğunu söyleyebilirim.

23 Nisan 2011 Cumartesi

A Short Film About Love




Aşk, sadece üç harften oluşan bu kelime belki de dilimizde içine en fazla anlam yüklenen, hakkında hemen herkesin mutlaka diyecek bir şeyleri olduğu ama tarif etmekte de bir o kadar zorlandığı insan ruhunun en güzel hali.Neden mi bu denli zordur onu anlatmak.Çünkü aşk tıpkı parmak izi gibidir, özeldir, içine girdiği insanın şeklini alır.Ona bir şeyler katar, ondan bir şeyler alır.Besler, beslenir.Hal böyle olunca aşkı denklemleştirmek, matematikleştirmek elbette mümkün olmaz, olamaz, olamayacaktır da.Zaten uçarı,göçmen bir kuştur kendisi, havada süzülürken alabildiğine geniş yemyeşil ovaları, eşsiz güzellikteki masmavi bir denizi, dingin huzur dolu bir ormanı seçmez de gider uçurum kenarında yaşama tek başına tutunmaya çalışan bir ağaca konar.Aşk üzerine bir film; aşkı anlatan filmler arasında rastlayabileceğiniz en ilginç en kendine has dile sahip filmlerden birisi.Çünkü bu aşkın taraflarından biri olan Tomek oldukça sıra dışı birisi.Varşova’nın nispeten dışındaki Kieslowski’nin kendi deyimiyle taş yığını olmaktan ziyade hiçbir özelliği olmayan, iğrenç prefabrik apartmanlardan birinde yaşamaktadır Tomek.Postanede memur olarak devam ettiği hayatının tekdüzeliği birlikte yaşadığı en yakın arkadaşının yaşlı annesini endişelendirmektedir.Oysa Tomek hayatından memnun görünmektedir.Onun tek düşüncesi her gün çalar saatini kurarak eve gelişini takip ettiği ve dürbünüyle gözetlediği Magda’ya biraz daha yakın olabilmektir.Magda’nın evine davet ettiği erkek arkadaşlarına duyduğu öfke ve kıskançlık olmadık şeyler yaptırır Tomeğe.Bir gece evinde gaz kaçağı olduğunu ihbar eder, adres olarak Magda’nın evini verir, gecenin bir yarısı evi basan görevlileri görünce sevinçten çok az yaptığı bir şey yapar,güler.Kendilerini gözetlediğini öğrenen Magda’nın erkek arkadaşından sağlam bir sopa yer yemesine ya bu da onun Magda’ya olan tutkusunu, aşkını azaltmaz, bilakis daha da bağlanır ona.Postaneye gelmesi için Magda’nın posta kutusuna sahte ihbarnameler koyar.Onu görebilmek için sabah saat 5’te uyanmak pahasına süt dağıtma işini alır.Böyle bir sabah Magda kapıyı açar,Tomek kapıdadır.Konuşurlar.Magda Tomek’i anlamaya çalışmaktadır.

-Ne istiyorsun benden diye sorar Magda, sevişmek ister misin mesela
-Belki önceleri ama şimdi değil diye yanıtlar Tomek
-Peki ne istiyorsun söyle diye üsteleyince Magda
-Hiçbir şey istemiyorum sadece seviyorum deyiverir Tomek.

Basit,yalın,doğal,içten.Tıpkı Tomek gibi.Bu diyalogdan sonra Tomek koşarak apartmanın çatısına çıkar, çatıdayken Tomeğin yediği yumruklar nedeniyle oluşan gözündeki morluğun ve çenesindeki şişliğin geçtiğini görürüz, çatıdan inince ise yüzü yine eski halindedir.Bir süre sonra Magda’nın evinde buluşurlar.Buluşmaları pek istenilen şekilde geçmez.Tomek incinir.Acı çeker.Bileklerini keserek intihar girişiminde bulunur.İyileşip eve gelene kadar Magda büyük bir üzüntü ve vicdan muhasebesi yaşar.Alışık olmadığı bir şeyi Tomek’le yaşayan Magda içinde tanımadığı yeni benliğini keşfetmiş gibidir.Filmin finali tamda olması gerektiği gibi.Böylesi bir filme böylesine güzel bir nokta konulabilirdi ancak.









8 Ekim 2010 Cuma

Khaneh Siah Ast



Yazdığı şiirleriyle dilimizin ucuna gelen fakat diyemediklerimizi anlamlandıran,biraz daha derinden soluyarak yaşamı duymak isteyenlere hep birşeyler anlatmaya çabalayan Füruğ bu kez resimlerle yazıyor şiirini.Yine acıtıyor,yine kanatıyor,yine yüzümüze çarpıyor unutmaya çabaladıklarımızı.Herkesin uzaktan görünce bile hiç tereddütsüz kaçtığı cüzzamlıların arasına dalıyor,hayatlarına bir nebze ışık,bir nebze umut saçabilmek adına.Onlarla birlikte yaşıyor günlerce,yaşadığı insanlara insan olduklarını hatırlatıyor tekrar.O denli iyi işliyorki simatografik olarak ele aldığı konuyu belki filmin süresi biraz kısa ama bu kareler zihninizde silinmez izler bırakyor.Filmin bazı unsurlarıyla belgesel tadı vermesi duygusunu asla azaltmıyor.Tıpkı kısacık ömrüne sığdırdığı bunca ölümsüz eser ve güzellikler gibi bu yaklaşık yirmi dakikalık filmine de kendine has imzasını atıyor,bir dolu şey anlatıyor.İnsan ister istemez iç geçiriyor,ne olurdu biraz daha yaşasaydı,kim bilir daha bizi ne hülyalara sürükler,bize ne kapılar açardı diye.

15 Ağustos 2010 Pazar

Bashu,gharibeye koochak

1989 yılı yapımı İranlı yönetmen Bahram Beizai’nin hem senaryosunu yazıp hem de kamera arkasına geçerek yönettiği film.Behram Beizai sürekli sorgulayan biri.Nereden geliyorum,nereye gidiyorum,ben kimim sorularına yaptığı sorgulamalar sinemasına da yansıyor.Fars mitolojik kültürü söz konusu olduğunda ,İran performans sanatları tarihi boyunca hiç kimse Beizai'nin bunları kullanma konusundaki yetkinliğine ulaşamamıştır.Sıcaktan kavrulan bir çöl kasabasına yağan bombalarla başlıyor film.Her yerde patlayan bombalar ortalığı cehenneme çevirmişken,bombalara inat kararlı bir biçimde yoluna devam eden eski bir kamyon birazda şans eseri halen hareket halindedir.Düşen bombaların hızını kestiği bir anda duran kamyona küçük esmer bir çocuğun gizlice bindiğini görürüz.Kamyona gizlice binen çocuk İran- Irak savaşında köyü bombalanan ve ailesi ölen Arap azınlığa mensup Bashu’dan başkası değildir.Ertesi sabah içinde uyuyakaldığı kamyonetin durmasını fırsat bilip indiğinde bambaşka bir coğrafyaya geldiğini anlamakta gecikmez.Kuzey ve Güney İran arasındaki fark bariz bir biçimde ortadadır ve küçük Bashu gördüğü manzara karşısında şaşkınlığa düşer.Vardığı köyde kocası gurbette çalışan iki çocuk annesi Naii Bashu’yu himayesine alır.Ten renginin koyuluğundan Bashu’ya yaban gözüyle bakıp kendini ayıplayan köylülere de aldırış etmez.Muhtemelen yaşadıkları köyden dışarı çıkmadıklarından ve İran’daki kültürel farklılıklardan bihaber olduklarından çocuğu garipser hatta Farsça konuşamadığı için ona aptal damgası bile vururlar.Zorluklara İnat Naii Bashu’ya kol kanat gerip analık yapmaya devam eder,zamanla aralarındaki inanılmaz sevgi bağına şahit oluruz.Bir gün Farsça kendini anlatmakta çaresiz kalan Bashu Arapça olarak başına gelenleri Naii’ye aktardığında savaşın yeryüzündeki en yıkıcı,en kötü,en acımasız,en mutsuz şey olduğunu bir kere daha çarpar yüzümüze.En suçsuz,en günahsız olan Bashu’dur ama en büyük acıyı da o çekmektedir.Annesi yanarak can vermiş,babası göçük altında kalmıştır.Yer yer yaşadığı korku dolu anlar nedeniyle geçirdiği travmaların açtığı yaraları hiç beklemediği zamanlarda karşısına çıkan annesinin hayali iyi etmektedir.Naii Bashu’yu benimseyip sevgisini sundukça Bashu’da kaybettiği ailesinin boşluğunu bu sevgiyle doldurmakta her anlamda aldığının daha fazlasını vermeye çabalamaktadır.Öyle ki Naii hastalandığında çocuklara bakar, evi evirip çevirir.İyiden iyiye ailenin bir ferdi olmuştur.Hayatın oldukça zor ama bir o kadarda mutlu sürdüğü bu coğrafyada vefa,sevgi,sadakat gibi bazı değerlerin daha yoğunluğuna yaşandığına şahit olmasam bu film beni o denli içten etkilemezdi.İzlediğimde tıpkı diğer İran filmlerini izlediğimde dediğim gibi özlediğim ve hayal ettiğim sinema bu,bana en tanıdık gelen sinema dili bu dedim.İyi ki İran var,iyi ki İran sineması var yoksa bir şeyler hep eksik kalırdı.